Madun Madunun Kurdudur

27.02.2019 14:39 - Yazar: Hilal Livaoğlu Mengüç

Son birkaç yıldır Hint film endüstrisinde hakim olan iki ideolojik tema tüm Bollywood meraklılarının ilgisini çekmiştir: Hindistan tarihinin unutulmaz milli (ve çoğunlukla Hindu) kahramaları ve Hindular ile Müslümanlar arasındaki sosyal, kültürel ve siyasi ilişkiler ağının tarihsel boyutu.

 

Son birkaç yıldır Hint film endüstrisinde hakim olan iki ideolojik tema tüm Bollywood meraklılarının ilgisini çekmiştir: Hindistan tarihinin unutulmaz milli (ve çoğunlukla Hindu) kahramaları ve Hindular ile Müslümanlar arasındaki sosyal, kültürel ve siyasi ilişkiler ağının tarihsel boyutu. Devdas ve Fanaa gibi yüzyıl dönümünün iddialı romantik dramaları yerini giderek “yerli ve milli” ögelere ağırlık veren destansı filmlere bırakıyor. 2008 çıkışlı Jodhaa Akbar’la başlayan bu dalga 2015’te Bajirao Mastani ve 2018’de epey patırtı koparan Padmaavat ile devam etti.

 

Bollywood’un bu tercihi pek tabi ki Hindistan’da yükselen milliyetçi akımın bir yansıması olarak okunabilir. Kendisi de tutucu kimliğiyle tanınan Narendra Modi’nin aşırı sağcı Hindistan Halk Partisi’nin (BJP) 2014’te iktidara gelmesi, o günden bu güne de Hindistan Müslümanlarında rahatsızlık uyandıran bazı hadiselerle anılması (kendisinin 2002’de Gucerat Eyaleti Başkanı iken eyalete bağlı Ahmedabad’da yaşanan ve yüzlerce Müslümanın ölümüne sebep olan olaylara gösterdiği pasif tavır ve Rohengya’da yaşanan katliam esnasında Myanmar liderine sıcak bir ziyarette bulunması bunların başında gelir) zaten tuhaf bir çeşit İslamofobi’nin geliştiği ülkede Hindular ve Müslümanlar arasındaki gerilimi iyice tırmandırdı. Bu durum daha önce Hint sinemasının önemli Müslüman figürlerini Modi hakkındaki eleştirilerini yüksek sesle dile getirmeye sevk etmişti. Hatta Modi’nin iktidara geldiği dönemde Müslüman ve Hindulardan oluşan 60 kadar sinemacı Modi’nin aşırı muhafazakar söylemini protesto ederek Hindistan’ın seküler biçimde yönetilmesinin gerekliliğini vurgulayan bir bildiriye imza atmışlardı. Ülke yönetimi ile daima iyi geçinmeyi ilke edinen Bollywood için bu oldukça cesur bir adımdı.

 

Ülkedeki bu gerginlik 2018’de ünlü yönetmen Sanjay Leela Bhansali’nin görkemli yapıtı Padmavati’nin vizyona girmeye hazırlandığı günlerde hat safhaya ulaştı. İzlemeyenler için kısaca bahsetmek gerekirse; 14. yüzyılda Hindistan’ın Mevar bölgesinde hüküm süren Ratan Singh ile asil ve güzel eşi Padmavati saadeti Delhi Sultanı Alauddin Hilcî’nin Chittorgarh’a saldırmasıyla sona erer. Hikayeye göre Alauddin, Kraliçe’ye göz koyar ve Ratan Singh’i acılar içinde bir ölüme mahkum ederek Padmavati’yi yanına almak ister. Fakat Padmavati bir Rajputtur ve Alauddin ile birlikte olmaktansa ölmeyi yeğler. Maiyetindeki Rajput kadınları ile birlikte surların içinde kendilerini ateşe verirler.

 

Destanlara konu olmuş bu hadisenin sinemaya aktarılması geçtiğimiz yıl Hindistan’da epey tartışma yarattı. Filmde Padmavati ve Alauddin’in yakınlaştıkları sahnelerin yer aldığı şeklindeki dedikodular ayyuka çıkınca muhafazakar Hindular Brahman kadınların namusuna leke sürüldüğüne inanarak sokaklara döküldüler. Filmin Jaipur’daki setleri yakılırken Bhansali ve ekibi de öfkeden nasibini alarak tartaklandı. Sonuç olarak film, biraz gecikmeyle ve Kraliçe Padmavati’ye ait ahlaka mugayir hiçbir sahne olmadan vizyona girdi. Hal böyle olunca, dini bütün Hinduların filme neden bu kadar tepki gösterdikleri meselesi cevapsız bir soru olarak havada kaldı. Öyle ya, Padmavati tam da Hint destanlarında olduğu gibi, yetenekli, asil ve son derece dindar bir kraliçe olarak resmedilmiş ve barbar sultana teslim olmaktansa asil bir Rajputa yaraşır şekilde canına kıymıştı.

 

Tabi Müslümanlar da, Hindular kadar baskın şekilde dile getiremedilerse de filmden enikonu rahatsız oldular. Çünkü filmde Alauddin, Müslüman bir hanedanın, tahtı cebren ele geçirmiş, son derece barbar ve hiçbir ahlaki müeyyideyi iplemeyen deli sultanı olarak sunuluyordu. Hoş, tarihçilerin beyanlarına bakılırsa Alauddin gerçekten de buna yakın bir karaktermiş gibi duruyor. Ancak bu kadar gergin bir ortamda tarih sahnesinden böyle bir karakterin seçilmesi de kuşku uyandırıyordu. Böyle bir kurgu, İngilizlerin bölgeye gelişinden itibaren devamlı olarak güç kaybeden, pasifleşen, entelektüel ve sosyal anlamda iyice kabuğuna çekilirken siyasi olarak da uçlara sürüklenen Müslümanlara yüklenen olumsuz imajı biraz daha vurguluyordu elbette.

 

Padmavati ve onun gibi yapımlar, Hindular ve Müslümanlar arasındaki gerilimi bütün Hindistan tarihine mal ederek yahut böyle bir anlayışın popüler hale gelmesini teşvik ederek bu derin medeniyetin çok sesli ve çok renkli karakterine zarar vermenin yanında gelecekteki kargaşalara da zemin hazırlıyorlar. 1947’de Pakistan’ın bağımsızlığından beri sürekli sadakatleri sorgulanan Müslümanlar ile çok tanrılı inançları nedeniyle radikallerin hedefinde olan Hindular tarihte siyasi rekabetin tarafları oldukları kadar, ortak bir kültürü, dili ve medeniyeti de paylaştılar. Paylaşmak ne demek, onu birlikte inşa ettiler. Öyle ki bu paylaşım zaman zaman birbirlerinin dini akidelerini dahi etkileyecek kadar ileri gitti. (Ünlü Babürlü Şahı Celaleddin Muhammed Ekber’in Hindu bir prenses ile evlenerek iki dini birbirine yaklaştırmaya çalışmasını hatırlayalım). Hinduların bu denli sahip çıktıkları Kraliçe Padmavati’nin bile aslında 16. yüzyılda yaşamış Müslüman sufi şair Malik Muhammed Jayasi tarafından kurgusal bir karakter olarak yazıldığına dair önemli bulgular mevcut. Birbirleriyle hiç kavgası olmamış iki kültürden bahsetmiyoruz elbette, bilakis, kavganın ve işbirliğinin bir arada olduğu, kolay kolay ayrılamayacak biçimde iç içe geçmiş iki gelenekten söz ediyoruz. Üstelik bu birliktelik, İngilizlere karşı ortak bir siyasi teşkilat altında birleşerek bir bağımsızlık hareketi yürüttü. Hindistan’ın önde gelen aktivistlerinden J. S. Bandukwala’nın 2008 yılında Perspectives dergisine yazdığı makalede dediği gibi, geçtiğimiz yıllarda Gucarat olaylarında birbirlerinin canına kastedenler, 1920’lerde Britanya’ya karşı Hindistan’ın bağımsızlığı mücadelesini omuz omuza yürüten Gandi ve Cinnah’ın, sömürgecilik karşıtı entelektüel faaliyetleri ile tanınmış Nehru ve İkbal’in torunları. Bu “yabancılığın” ne kadar sentetik geliştiğini hem Müslüman hem de Hindu ılımlıları arasından topluma mal olmuş saygın şahsiyetlerin açıklamalarında görmek mümkün. Böyle bir ortamda Hint Sinema Endüstrisinin 11 Eylül sonrasında Batıda gelişen İslam karşıtı söylem ve eylem kalıplarını tekrarlayarak ne yapmaya çalıştığını anlamak zor. Hinduların Müslümanlarla sorunu varsa da bu sorunlar, yüz yıl kadar önce iki toplumu beraberce sömürmüş bir kültürün jargonuyla mı dile getirilmeli? “Barbar Müslüman, al sana!” mı? Tamam, nihayetinde sinema aynı zamanda ticari kaygılarla da yapılıyor ve burada etik kaygılar söz konusu olmayabilir. Ama ticari açıdan da, tarihe mal olmuş Müslüman figürleri gelişi güzel karalayarak önemli bir Müslüman nüfusu karşısına almak akıl karı değil.

 

İki tarafın sistematik olarak birbirinden uzaklaştığı bu ortamda sanat yoluyla ortak değerlere dair bir şey söylemek güç. Hele ki, her iki muhafazakar toplum için de modern görsel sanat nosyonunun ve bu bağlamda sinemanın bile henüz yeterince kabul görmüş olmadığını düşünürsek, bu tür araçlarla, özellikle de milli değerleri kullanarak, iki kültürü karşı karşıya getirmek epey riskli görünüyor. (Padmavati ile ilgili tartışmalarda çok eleştirilen noktalardan biri de kutsal bir figür olan Padmavati’yi dans ederken hatta şuh bakarken bile resmetmenin sakıncalı olacağı ile alakalı idi. Ne kadar tanıdık, değil mi?) Bollywood’un daha geniş kitlelere ulaşmak ve bunu her iki tarafın kutsallarına ilişmeden ve devletin sansürüne de maruz kalmadan yapmak konusunda seçenekleri epey daralmış durumda. Belki de devasa bütçeli epik yapımlardan ziyade bağımsız sinemadaki gibi insan hikayelerine yönelmek ve ilişkilerin hassas doğasını bu düzeyde dile getirmek bir arada yaşama tecrübesi açısından daha olumlu bir katkı olurdu.

 

 

 

YORUMLAR