Bir Ramazanı Alt Kıtada Deneyimlemek

11.06.2019 07:40 - Yazar: Tuba Nur

Alt kıtadaki bu tecrübe, dünyada, özellikle Batı coğrafyasında yaşam tarzlarından alışkanlıklara birçok kültürel unsur aynılaşıyorken ve farklar ortadan kalkıyorken; aile yaşantısından giyimine, yemek alışkanlıklarından trafiğine, geleneklerin, farklı olanın hala sürebildiğini görmek adına, farkı hissetmek adına anlamlı bir tecrübe kanaatimce. 

İslam’ın farklı kültürlerde anlaşılışı ve yaşanışı ilgi alanına giren kimseler için Hint alt kıtası farklı tecrübeler sunuyor. Bu coğrafyanın herhangi bir bölgesindeki, şehrindeki bir tecrübeyi coğrafya geneline şamil kılmak doğru olmaz elbette; ben de altı aydan fazladır ikamet ettiğim Pakistan ve İslamabad özelinde gözlemlerimi anlamlandırmaya çalışıyorum.

Pakistan etnik çeşitliliğin fazla olduğu bir ülke. Ülkede kendilerine ait dilleri olan farklı etnik kimlikler var. Yani Pakistanlı dediğiniz bir kimse aynı zamanda ya bir Sindli, ya Pencabi, ya Peştun, ya Beluc vs. Pakistan’ın, Hindistan’dan ayrılması yönünde 20. Yüzyıl ortalarında karar alındığında sınırın öte tarafına geçip oraya yerleşen ya da halihazırda orada olan müslüman halkın kendi ülkesine verdiği, temiz/pak topraklar anlamında bir isim Pakistan. Etnik ve dilsel çeşitlilik gibi farklı din anlayışlarının ve yorumlamaların da mevcut olduğu bir ülke. Bu yapıyı tam olarak anlamak zaten kolay değil. Hala üzerine okumalar ve gözlemler yaptığım bir alan. Bu yapıya, çeşitliliğe dair değil de, yalnızca gözlemlerime dayalı bir Ramazan rutini üzerine yazacağım.     

İslam dünyasının hala uzlaşamadığı rü’yet sorunu ile başladı Ramazan burada. Türkiye ve pek çok ülke Salı günü başlarken Pakistan’da Ramazan, rü’yet-i hilal komitesinin açıklaması ile Çarşamba günü başladı. Ancak ülkenin geri kalanından farklı olarak Hayber Peştunya (Khyber Pakhtunkhwa) eyaleti, Salı günü oruca başladı, bayramı da bir gün önce yaptı. Başkenti Peşaver olan Hayber Peştunya, her sene rü’yet-i hilal komitesi yerine Peşaver’in 17.yüzyılda inşa edilen ve bölge için önemi haiz Kasım Ali Han Camii imamlarının açıklamasını esas kabul ediyormuş. Bu durumda İslamabad’da kimse oruç değilken bir saat mesafede, bu eyalet sınırlarında kalan Swabi’de herkes oruçtu. (Ülkedeki bu ilginç duruma dair şu linkteki habere bakılabilir: https://www.dawn.com/news/1193393 )

Ramazan buraya gelince, hakikaten geldi. Dışarıda, günlük hayatta Ramazan bariz bir şekilde hissedildi. Mesai saatleri, okulların başlangıç-bitiş saatleri Ramazan’a göre ayarlandı. Ramazanla birlikte 40 dereceyi bulan ve bazen geçen sıcağın da etkisiyle boşalan caddeler, sokaklar iftara yakın zamanda doldu, koşturmacalar başladı, bazı sokaklarda, caddelerde hayırseverlerin kurduğu iftar sofraları yer buldu. Sahura kadar da şehirde hareketlilik devam etti.

Sahurda burada davul sesi duymadım, var mıdır başka mahallelerde böyle bir uygulama bilmiyorum; ama sahur sireni, alarmı vardı. Sahur bitimine sanıyorum 7-8 dakika kala sirenler çalmaya başlıyordu. İlk günler ürkütücü gelse de işe yarar bir uyarı mekanizması olduğuna kanaat getirdim sonrasında. Hanefi fıkhına ve Caferi fıkhına göre ezan vakitleri ise biraz farklıymış. Caferi fıkhına göre sahur 10 dakika kadar erken bitiyordu, iftar da geç oluyordu. Gazetelerde her iki iftar ve sahur vakti de veriliyordu.

Burada, sahurda da iftarda da bölgeye has yemekler (desi food) tercih ediliyor sıklıkla. Dolayısıyla sahurda da etli/tavuklu ve baharatlı yemekler yeniyor. İftar sofralarının olmazsa olmazları samosa ve pakora, zaten iftara doğru sokaklarda, pastanelerde her yerde hazırlanıp taze taze satışa sunuluyor. İftarda ise iftari+akşam yemeği gibi bir uygulama var. İftari kapsamında Pakistan’ın meşhur tatları samosa, pakora, shami kebab, baharatlı meyve ve meze türü yiyecekler yer alırken, bunlar yendikten bir süre sonra ana yemekler servis ediliyor. Bizde menünün olmazsa olmazlarından görülen çorba tercih edilmiyor. Rooh-afza’yı da unutmamak gerek. Bizde Ramazan gelince yerini alan güllaç gibi, farklı meyve özlerinin karışımından oluşan rooh-afza şerbeti de her iftar sofrasında servis ediliyor. Limon sıkılarak servis edildiğinde daha leziz oluyor. Bu arada, en azından İslamabad’da açık büfe iftar ve sahur çok yaygın; hem dışarıda restoranların dışına asılan afişlerde, hem sosyal medyada önüme düşen reklamlarda “iftari” ve “sehri” büfe kampanyaları karşıma çıktı ay boyu.

Kendim bizzat görmedim ama; ülkede farklı camilerde farklı tarzda teravih kılındığı söylendi. 8 rekat teravih arkasından tek rekat vitir, 20 rekat ardından tek selamda 3 rekat vitir, ya da bazı camilerde 2 selamda 3 rekat vitir kılınıyormuş. Namazın başlama vakti de camiden camiye değişiyor. Zaten normal zamanda da her camide namazlar aynı anda kılınmıyor. Öğle ile ikindi vakti arasında öğle namazının kılınacağını işaret eden farklı zamanlarda okunan 5-6 farklı ezan duyabiliyorsunuz. Ya da Cuma namazı bir camide 12.45’te başka bir camide 13.00’da bir başkasında 13.30’da kılınıyor. Herkes kendisi için uygun olan vakitte cemaate iştirak etsin gibi bir saikle olabileceğini düşünsem de bu durumun sebebi hakkında net bir malumat edinemedim.   

Ramazan’da teravihi şehrin sembolu olan Faysal Camii’nde görebildim yalnızca. Dünyanın en büyük camiilerinden olan Faysal Camii’ni büyük avlusu ile çocuklu aileler özellikle tercih ediyor. Çocukla içeri girmek zaten yasak olduğu için, Caminin içinde namaz kılan kişilerin neredeyse yarısı kadar avluda koşturan, oynayan çocuklar ve aileler vardı Ramazan’da. Yeri gelmişken, Faysal Camii’nin mimarı Vedat Dalokay. Dalokay, Kocatepe Camii için tasarlamış bu planı zamanında. Ancak fazla modern bulunduğundan Ankara için o dönemde tercih edilmemiş. 1960’larda İslamabad’ı ziyaretinde Suud kralı Faysal’ın öncülüğünde bu camii için proje yarışması yapılmış. Tasarımı biraz değiştirerek sunmuş Dalokay ve birinci gelmiş. Farklı yapısıyla dikkat çektiği için şehre Pakistan içinden ve dışından gelen turistlerin görmeden ayrılmadığı bu yapı, şehrin de sembolü haline gelmiş. Zaten İslamabad, ülkenin eski başkenti Karaçi’ye ya da tarihi süreçte bu coğrafyada başkentlik yapmış ülkenin Lahor gibi şehirlerine kıyasla oldukça yeni kurulmuş bir şehir. Ankara için “gezilecek görülecek pek de bir yer yok,” deriz genelde ama; İslamabad’a kıyasla Ankara bu açıdan oldukça zengin sayılabilir. Nitekim şehirde yapılacak 10 aktivite aramalarında İslamabad için sıralanan aktiviteler 10’u bulamıyor. Başkent olması için planlanarak 1960’larda yapılandırılmış İslamabad’da -enva-i çeşit ağaçlarından, çiçeklerinden, yemyeşil Margalla tepelerinden oluşan tabii güzelliklerini saymazsak- görülecek pek tarihi bir yapı yok. Sadece şehrin neredeyse içinde kalmış yarım asırlık bir köy, zamanında müslümanların, hinduların ve sihlerin bir arada yaşadığı Said Pur köyü zikredilebilir istisna olarak. Bu şartlar altında Faysal Camii’nin bu kadar öne çıkması normal görünüyor.     

Faysal Camii, Ramazan akşamlarında olduğundan daha kalabalıktı bayram namazında. Hoş bir atmosfere sahipti. Herkes yakınında tanıdık-tanımadık kim varsa bayramlaşıyordu. Erkeği, kadını, çoluk çocuk yaşlısı genci ile toplumun her kesiminden birçok kişinin, rengarenk kıyafetleriyle yer aldığı bir şölen alanına dönüşmüştü cami avlusu. Zaten bayram öncesi birçok konfeksiyon markasının bayram kreasyonları çıkarmasından; bayrama, bayramlığa önem atfedildiği belliydi. Kız çocuklarının bayramlıkları özellikle kendini gösteriyordu. Bayramdan bir gün öncesinde, bir gelenek olarak kız çocuklarının ellerine yaptıkları farklı desenlerdeki kınalar ve taktıkları bilezikleri de hayli dikkat çekiciydi. Erkekler ve erkek çocuklar da bölgenin geleneksel -aynı zamanda resmî- kıyafeti olan farklı renklerdeki şalvar-kamislerini giymişlerdi. Bayramlıkları ile avluda koşturan çocuklar, bayramın bayram olduğunu hissettiriyordu. Keza yollarda, trafikte bile bayramın geldiği bariz şekilde görülüyordu.

Bayram namazı dönüşü eve geldiğimizde yan binada yaşayan komşumuz tatlı göndermişti. Kandillerden birinde de helva ikram etmişlerdi. Bizde kısmen devam eden komşuluk mefhumu burada hala mevcut, sıla-i rahim için ise ayrıca yakın aile çevresi için çaba sarf etmeleri gerekmiyor olabilir; nitekim birçok aile geniş evlerinde, geniş aile olarak yaşamaya devam ediyor. Muhtemelen bayrama özel belli gelenekler de devam ediyordur. Ailelerin bir araya geldiği bayram yemeklerine önem atfedildiğini bir arkadaşım söylemişti.

Alt kıtadaki bu tecrübe, dünyada, özellikle Batı coğrafyasında yaşam tarzlarından alışkanlıklara birçok kültürel unsur aynılaşıyorken ve farklar ortadan kalkıyorken; aile yaşantısından giyimine, yemek alışkanlıklarından trafiğine, geleneklerin, farklı olanın hala sürebildiğini görmek adına, farkı hissetmek adına anlamlı bir tecrübe kanaatimce. En azından bize görünen yönü böyle, kim bilir, belki onlar da “nerede o eski Ramazanlar” diyorlardır.

Renk tonları sayısınca renkli bir ülkenin başkentinden, İslam-âbâd’dan selam ile.

YORUMLAR