Bir “Linç Aracı” Olarak Sosyal Medya - M.Selim Atlıhan

05.04.2016 14:49 - Yazar: Selim Atlıhan

"Bugün sosyal medyada, ne yazık ki, düşman bile ilan edilemeyecek o kadar çok kişi var ki, insan bazen gerçekten hayret ediyor. "

Sosyal medya, genel olarak, tek yönlü bilgi paylaşımından, çift taraflı ve eş zamanlı bilgi paylaşımına ulaşılmasını sağlayan bir medya sistemidir. Temel çıkış noktası bilgidir, bilgi orijinlidir, öğretidir. Ve bunun da aklımıza düşürdüğü ilk şey ise olumlu bilgidir, doğru bilgidir, pozitifliktir. Bilgi edinmek, hayatı(nı) kolaylaştırmak, bilginin çeşitliliğini arttırmak, kendi inanç ve değerler sistemi içinde hayatın en doğrusuna doğru yol almak, yol almaya çalışmak. Bunu yaparken, bir taraftan da eğlenmek, keyif alarak ve mutlu bir şekilde tabi… Bu, çok güzel bir şey aslında. Ancak bugün geldiğimiz yer itibariyle, bu temel çıkış noktasındaki güzellikle ne kadar uyumlu bir hal var, işte onu zaman zaman tartışmak zorunda kalıyoruz. Çünkü hiçbir kaynak ve dayanak gösterilmesi zorunlu olmayan bu mecrada, akla hayale gelmeyen şeyler öyle bir çırpıda yazılabilmekte ve nice hayatlar, öyle oturulduğu yerden söndürülebilmekte, nice gayr-ı insaniliklere sebeb olunabilmektedir.

Sosyal medya, gerçekler ve olması gerekenler üzerinden değil; bilakis sadece ilgili hesapların fikir ve algıları üzerinden vücuda gelmektedir, varlığını bu şekilde sürdürmektedir. Menfi olarak da, müspet olarak da bu böyledir. Herkes kendi gettosundan, kendi siyasi veya diğer hizbi menfaat penceresinden o twitlerini yazmakta veya diğer paylaşımlarını yapmaktadır. Yani, kurumsal medyadaki hiçbir görsel veya yazılı haber bile (ister adi bir olay, ister bir ekonomi haberi, ister bizzat siyasi bir haber veya olay veya verilişi ), tarafsız olmadığına göre, toplumsal veya siyasi bir konudaki bir twitin veya facebooktaki bir paylaşımın veya instagramdaki bir fotoğrafın, bu tarafgirlikten azade olması zerre dahi düşünülemez, düşünülmemelidir. Ki bu, şunu da önümüze koyuyor aynı zamanda; kimin sesi çok daha fazla çıkıyorsa, o haklı görünüyor, o kesim kendi tez veya murat etmiş olduğu algıyı kabul ettirmiş oluyor büyük kitlelere. Hem de tamamen tek taraflı bir şekilde. Adı geçen diğer kişi ya da tarafın zerre dahi görüşünü bilmeden, onun, konu hakkında söylediklerini zerre dahi dikkate almayarak. Ayrıca buna, bugünkü dünyanın ve de Türkiye’nin siyasi ve kültürel anlamda, ne kadar kutuplaşmış olduğunu eklediğimizde, durum daha da netleşmiş oluyor sanırım.

Sosyal medyanın, kendine göre bir dil ve jargon oluşturduğu kesindir. Ki bundan daha doğal bir şey de beklenemez zaten. Ancak buna karşın, bu mecrayı kullanırken, bu ve benzeri diğer durumların hiçbiri, mahremiyet, kutsallık, ahlak, değer ve diğer insani hasletlerimizi kapı önüne bırakmamızı gerektirmez, bunu mazur gösteremez. Çünkü kişi ve toplumlar, bilim ve uygarlık alanındaki gelişmelerinden çok, kendi insani değer ve ilkeleriyle ayakta dururlar; ancak böyle geleceğe uzanırlar. Aksi bir durumda ise bunlara gelebilecek herhangi bir halel, o toplum ve değer yargılarının çatlaması olur ki, bu da kökten bir yok olma süreci demektir.

Toplumların bilgi üretip uygarlaşması veya uygarlığı daha da geliştirmeleri elbette ki mümkündür; ancak zamanla dumura uğramış olan insani değer ve hasletleri tamir etmek ise, buna göre çok daha zordur, çok daha uzun bir süreçtir. İşte bugünkü sosyal medyanın, en büyük tehlikesi, tam da bu konudadır kanımca. Mahremiyet ve insani değer-ilke tanımazlık. Ayrıca, “sosyal medya”dan kastım, bir araç ve mecra olarak bizzat bu iletişimsel ağ değil; elbette ki onu kullanan biz insanlardır. İyiye kullanmak da, kötüye kullanmak da tamamen biz kullanıcıların elinde olan bir şeydir. Yoksa öyle, genel olarak “sosyal medya kötülemesi” falan yapıp, kendimizi düzlüğe çıkartamayız, bu işin yan etkilerinden, kendimizi bu şekilde sıyıramayız/sıyırmamalıyız.

İnsanları o anla donduruyor ve saydırdıkça saydırıyoruz buradan. Nasıl olsa karşımızda değil ve yüzüne karşı söylemiyoruz. Ki muhtemeldir ki, yüz yüze geldiğimizde buradan saydırdıklarımızın binde birini bile söylemeye cesaret edemeyiz; bunları söylemeye yeltenemeyiz. Ama buradan öyle “kahraman” ve “yiğit” kesiliyoruz işte. İçimizdeki tüm o öfke ve çirkinliği kusuyoruz, o anki şehvetimize tamamen kapılarak, kendimizi tatmin ederek... Yeter ki, “moda” olan o “kınama” konusunda, kendimize yakın hissedip sesi çıkan, kişi ya da kesime, tatlı görünelim, o beğeni ve retwitlere mazhar olmuş olalım. Hatta onu da geçtim, hakaret, kötü söz ve küfür etmede yarışa girerek, o çirkinlik üzerinden “gündeme geleyim, konuşulayım” ruh haline bürünmüş koca koca sözüm ona kişiler, toplumsal kesimler var. Karşının, hiçbir kutsalına riayet etmeyerek, “düşman” ve rakipleri bile olmuş olsalar, onların da en nihayetinde etten kemikten insan olduklarını zerre dahi idrak etmek istemeyerek. Burada bilmek, hatırlamak istemiyoruz, karşı mahalleden insanların da bir ailesi, bir anne babası; sevdikleri, çocukları ve nice kutsalları olduğunu, olabileceğini. “Amaç için her şey mubahtır” mottosuna sonuna kadar teslim olup, vurdukça vuruyoruz, vurabiliyoruz, aslında yanlış ve çirkin yöntemlerle doğru ve güzele ulaşamayacağımızı zerre dahi bilmeyerek ya da biliyorsak bile onu, o anda o şehvete kurban ederek, o ilkesizliğe teslim ederek. Oysa düşmanın bile dürüst olanı tercih edilir her zaman, eğer illa bir düşmanımız olacaksa. Öyle ki, değer ve ilke yoksunu insanlar, değer ve ilke sahibi kişiler tarafından düşman bile addedil(e)mezler. Çünkü o sefil halleriyle onları ciddiye al(a)mazlar, onları kaale alamazlar, kendi muhatapları kılamazlar bir türlü. Ancak acırlar, ancak hayıflanırlar, “Eğer bilselerdi/bilseydi öyle yapmaz(lar)dı.” diye. Çünkü düşmanlık ve küsmek için bile bir kalibre, bir seviye lazımdır; kızıp küsmek bile muhatap olmak demektir. Ve bugün sosyal medyada da, ne yazık ki, düşman bile ilan edilemeyecek o kadar çok kişi var ki, insan bazen gerçekten hayret ediyor.

Bu “kaale almamaya” rağmen, buradaki çeşitli linç ve saldırıların, nice hayatları yok ettiğini de asla unutmamak gerekiyor. Çünkü gün geçtikçe bu mecra daha bir hayatımıza yerleşmekte ve kullanıcı sayısı da yine gün geçtikçe artmaktadır. Dün, gerçek hayatta hiçbir etkisi olmadığı halde, sadece sosyal medyada gündem olan/olabilen bir konu, bugün kendi gerçek çevremizde de hemen gündem oluyor; dışarıda, sokakta da konuşuluyor, konuşulabiliyor. Ve bu ise, hele de asıl gerçekle bir alakası olmadığı zaman, ilgili kişi ya da kesimlerin hayatını çok daha kötü bir şekilde etkilemekte ve bu onlara, zor mu zor zamanlar yaşatabilmektedir ne yazık ki. Hele de sesi, o yanlış algıyı kıracak kadar yüksek değilse, böyle bir imkândan mahrumsa saldırıya maruz kalan... Ayrıca, kişiler, sosyal medyadaki bu ölçüsüz ve saldırgan tutumlar nedeniyle, caddede, orada burada fiziki saldırılara maruz kalabilmekte ve böylece çok tehlikeli tırmanışlara bile sebebiyet verilebilmektedir.  

Son olarak, sosyal medyanın bir başka linç etme yöntemi var ki, o da, kişileri bir şeyi “kınama”ya zorlama, onlardan, bir şeyleri kınamasını zorunlu hale getirmeye çalışmak. “Şunu kınıyor musun; kınamıyor musun? Niye bunu kınamıyorsun, niye bunu eleştirmiyorsun?...” Bu, gerçek hayatta olduğu gibi, sosyal medyada da çok faşizanca bir tutumdur. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz; ama hiç kimseyi hiçbir şeyi sevmeye-benimsemeye veya eleştirmeye-ötekileştirmeye zorlayamazsınız. Haydi velev ki, yaptınız bunu ve kınamaya veya “sevdirmeye” güç yettirdiniz o zorlamanızla, o baskı kurma halinizle. E peki, o şartlarda, ona/onlara zorla yaptırılmış bir “kınama” veya “benimsetme”, nasıl samimi olur ki, nasıl bir karşılığı olur ki bunun? Ama bunu kabul etmiyoruz ya da çoğu kişi kabul etmiyor bunu çoğu zaman. “Susmak ikrardan gelir” ifadesini, kaygan bir zeminde, “Susuyorsan eğer, kabul ediyorsun, benimsemiş oluyorsun demek ki ilgili durumu.” şeklinde tercüme ederek, kişiyi konuşmaya zorlamak, kişileri kendince köşeye sıkıştırmak, twit atmaya ve paylaşım yapmaya zorlamak. Yok böyle bir şey arkadaşlar. Ne gerçek hayatta, caddede, sokakta, ne de sanal ortamda. Kimse kimseyi, ne susmaya ne de konuşmaya zorlayabilir. Kişileri, öyle bir çırpıda fikirlerinden/doğrularından vazgeçirmeniz de, bir doğruyu bir kişiye giydirmeniz de öyle basit bir şey değildir. Üstelik bu, bizi bazen hayal kırıklığına da uğratsa, canımızı da acıtsa bile…

Eleştireceğiz; ama asla hakaret edip iftira atmayacağız, yalan haber taşıyıcısı, yayıncısı olmayacağız. Ve gerçek hayatta yüzüne söyleyemeyeceğimiz şeyleri buradan da yazmayacağız. Ayrıca unutmayalım ki, yalan söylemek, iftira atmak, topluca kin ve adaletsizliğe mahkûm etmek, burada da günahtır, burada da büyük kul hakkıdır. Hani tekrar hatırlamış olalım diye…
Vesselam…        

YORUMLAR