"Muhammad: The Messenger of God" ve Savunmacı Dindarlık

02.11.2016 14:49 - Yazar: Peyman Ünügür

Bir tezgahla karşı karşıya olduğumuzu seslendirerek etrafa salvolar yaparken ve bir film üzerinden ortalığı yangın yerine çevirirken, o yangının büyüyerek bizi de içine alacağını unutuyoruz.

İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin Muhammed filminin yayına girmesiyle birlikte, büyük çoğunluğu oldukça olumsuz, yapıcılıktan uzak eleştiriler arka arkaya sıralanmaya başladı. Oldukça tepkisel bir dilin hakim olduğu yazılar, mesajlar, paylaşımlar hepimizin telefonuna, sosyal medya hesaplarına düştü, düşmeye devam ediyor. Saflar sıklaştı, komplo teorileri havada uçuşmaya başladı. Söylemler Mecidi üzerinden bütün bir Şiî bloğu karşıya almaya doğru evrildi. Çok geçmeden kendimizi, filmin mezhepsel bir propaganda aracı olduğunu, arka planda çok büyük bir oyunun döndüğünü dillendirerek, mezhepler arası çatışmanın çarkına su taşırken bulduk.

Bizi böylesine çabuk ve tepkisel bir şekilde harekete geçiren etmen(ler)in ne olduğunu tartışmaya geçmeden, filmi izlemiş biri olarak birkaç önemli hususa dikkat çekmenin faydalı olacağını düşünüyorum.

-Öncelikle filmin Şiî yönetmeni Mecidi’nin Şii-İmami bir kökene sahip olduğu, film vizyona girmeden önce bilinmeyen bir durum değildi. Dolayısıyla filmde bu mezhebe ait bize çok da tanıdık gelmeyen birtakım unsurlara rastlayacağımız hususunu tahmin etmek için fazladan bir çaba harcamamız gerekmiyordu. Kaldı ki filmde karşımıza çıkan ve bize çok tanıdık gelmeyen bu unsurların sayısının fazla olduğu söylenemez.

-Ebu Talib’in Sünni anlayıştakine benzer şekilde Hz. Peygamber’in hamiliğini yapmasının yanında, Müslüman olduğuna dair kabulün de filmde işlenmiş olması, dinin temel inanç esaslarını sarsacak kadar önemli bir ayrıntı olmasa gerek.

-Filmde Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’a; Hz. Hamza’ya verilmesi muhtemel role benzer rollerin verilmeyeceği az çok kestirilebilecek bir husustu bizim için. Nitekim -onlar hakkında olumsuz bir imaj çizmedikten sonra- filme hangi ana karakterler üzerinden yön vereceğine karar vermek yönetmenin en doğal hakkı değil midir?

-Bir diğer husus, belki de en önemlisi, filmde Hz. Peygamberin risalet öncesi hayatına dair yer verilen mucizevi birçok durumun/olayın aslında Sünni kaynaklarda da benzer şekilde yer alıyor olması. Rahip Bahira’nın uyarısı, Hz. Muhammed’i takip eden bulut, göğsünün yarılıp temizlenmesine atfen çekilen sahne, Halime’nin beldesindeki kuraklığın onun gidişiyle son bulması gibi örnekler ilk aklıma gelenler. Mecidi’nin her iki mezhebin kaynaklarında da ortak olarak yer alan bu olaylara yer vermesi bir kenara bırakılıp, denizden karaya yağan balıklar örneğinde olduğu gibi birkaç farklı örnekten yola çıkarak, filmin heretik, mistik unsurlarla dolu olduğunu savunmak ne kadar doğru bir yaklaşımdır. (Kaynaklarda yer alan risalet öncesi yaşanan bu ve benzer olağanüstü olayların aktarıldığı rivayetler ile ilgili farklı görüşler bu ufak değerlendirmenin sınırlarını aşmaktadır. )

-Hz. Muhammed’in filmde bir çocuk tarafından canlandırılması da film bağlamında en fazla tartışılan meselelerden biri oldu tabii olarak. İşin dînî boyutunda tartışılabilecek çok şey var. Kısaca, dînî anlamda Hz. Muhammed’i tasvir etmeyi haram kılan bir hükmün bulunmadığı söylenebilir. Bir kesime göre canlıların tasviri bir bütün olarak caiz görülmemiştir. Ancak buradan yola çıkarak Hz. Muhammed’in bir kimse tarafından canlandırılmasını haram olarak niteleyecek olan kişinin, görsel ve tasvirî unsurların hayatımızın her alanına bu denli nüfuz ettiği bir dünyada, herhangi bir noktada çelişkiye düşmeden bunu savunabilmesi mümkün gözükmemektedir. Nitekim tarih boyunca Hz. Muhammed’in tasvir edilmemesi, temelini yasaktan ziyade ona olan ihtiramdan almıştır. Bu bağlamda Mecidi’nin de filmde Hz. Peygamberin yüzünü göstermeyerek, sözlerini de alt yazı ile bize işittirerek bu hassasiyete ortak olduğu söylenebilir.

 

Tarihin film üzerinden tekerrürü

 

Geçmişten adam hisse kaparmış!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

                                    (M. Akif Ersoy)

 

Bu yazı ile Mecidi’yi savunmak yada filmleri için meşruiyet algısı oluşturmak gibi bir niyetim yok. Nitekim filmin dînî atıflarında tartışmaya açık birçok husus zikredilebilir. Yazının asıl amacı bize yönelik bir anlama çabasından ibaret. Bu noktada birçok soru sorulabilir. Ancak benim bu tartışmalardan yola çıkarak cevabını aradığım soru, bizi tepkisel bir dile hapseden ve savunmacı bir dindarlığa iten şeyin ne olduğu ve bunun muhtemel sonuçlarının neler olabileceği.

Filmi temel alarak ilerlemeye devam edelim. Sünni gelenekteki Peygamber anlayışından çok da farklı olmayan bir Peygamber anlayışı ile karşı karşıya olduğumuz halde, bu filmle ilgili tüylerimizi diken diken eden şey ne mesela? Bu noktada, “Bizim gibi olmayanın”, “bize ait olana” dokunmuş olması bizi rahatsız eden temel faktörler arasında sayılabilir belki. “Diğeri”ne karşı sahip olduğumuz ön yargı sebebiyle, “mukaddesimize” dokunulduğu anda kendimizi son derece savunmacı bir pozisyonun içerisinde buluyor, muhatabı en azından anlamaya çalışmanın hakkaniyetin gereği olduğunu unutuyoruz çoğu zaman. Yada tam olarak neye karşı kendimizi savunmaya aldığımız sorusu yanıtsız kalıyor. Gözü kapalı bir savunma tutumunun vazgeçilmez silahı olarak tepkiselliği işler hale getirmekte de hiç gecikmiyoruz. Etrafa saçtığımız kör kurşunlar ile sadece karşımızdakine değil, çevremize-bize-kendimize zarar vermemiz de kaçınılmaz oluyor ilerleyen süreçte.

Film özelinde bu sürecin ilk aşamasında, Mecidi’nin, severek izlediğimiz önceki filmlerinde çok da ilgimizi çekmeyen Şiî kimliğinin, birden gündemimizin ilk sırasına yerleştiğine şahit olduk. Mecidi, bu film ile birlikte sevilen yönetmen konumundan “diğeri” konumuna geçiş yaptı bir anda. Mezhebî çatışmanın tarihsel kodları bekleme odasından çıkarak, düşmanlığı besleyen bütün bir tarihsel altyapıyı önümüze sermekte gecikmedi. Muhatap bir Şiî idi ve masum olamazdı. Buna sadece bir film demek safdilliğin ta kendisiydi. İzlememiş olsak bile aldığımız duyumlar onun hakkında ileri geri konuşmak, filmi ve filme yön veren mezhebi anlayışı yerin dibine sokmak için yeterliydi. (...)

Konumlanışımızdaki bu değişiklikten bahsederken, onun saikleri de üzerinde de mutlaka düşünmemiz gerekiyor. Bütün bunları yaparken hiç şüphesiz dînî olduğunu düşündüğümüz bir motivasyonla hareket ediyoruz. Sahip olduğumuz en önemli değerlerden birine karşı bir saldırı olduğunu düşünüyor ve hemen savunmaya geçmenin dindarlığın göstergesi olduğuna inanıyoruz. Ancak bu panik havası içerisinde hesaba katamadığımız bir şey(ler) var gibi sanki. Öncelikle böylesine savunmacı ve tepkisel bir yaklaşımın, dinle ilişkimizdeki bir özgüven eksikliğine tekabül etme olasılığı ve bunun muhtemel sebeplerinin mutlaka incelenmesi gereken bir konu olarak önümüzde durduğu söylenebilir. Diğeri bu tutumumuzun sonuçları ile ilgili. Bir tezgahla karşı karşıya olduğumuzu seslendirerek etrafa salvolar yaparken ve bir film üzerinden ortalığı yangın yerine çevirirken, o yangının büyüyerek bizi de içine alacağını unutuyoruz. Tıpkı tarihte birçok defa olduğu gibi... “Oyun”u bozmaya çalışırken en büyük tuzağı kendimize kurmuş oluyoruz böylelikle.

Sonuç olarak sorular birbiri ardınca sıralanıyor: Bütün tarihi düşmanlıklarımızı her fırsatta bugüne taşımanın bize zarardan başka bir getirisi var mı? Yada bugün için tarihten çıkaracağımız dersler neler olmalı? Böyle davranmak sahiden de dindarlığın göstergesi mi? Bulunduğumuz süreçte bu vb. sorulara doğru cevaplar bulabilmek büyük önem arz ediyor. Artık bardağın dolu tarafını görmeyi öğrenmeliyiz. Bardağın dolu tarafını görmek, kabul ettiğimiz değerlerden taviz vermek olarak anlaşılmamalı. Peygamberin belki de en büyük sünneti olan sevgi, şefkat ve merhameti yeniden tesis edebilmek için birliği sağlayacak ortak hususları ön plana çıkararak işe başlayabiliriz mesela. Bunun için en önemli ortak değerlerimizden biri olan Hz. Peygamber ve onun yaşantısında hayat bulan evrensel mesajdan daha güzel bir çıkış noktası olabilir mi? Mecidi’nin filmini izlerken buna dair ümitlerin verdiği heyecanı hissetmek çok da uzak bir ihtimal değil aslında. Vesselam...

 

 

YORUMLAR